• Kırıkkale, Türkiye
  • 07/10/2022

Muhalif Dil: Yapılan yanlışların farkında olup yanlışı ortaya koymak için seçilen kelimelerden oluşan dil. Ya da imkanlara ulaşma konusunda muktedir olanın gücüne erişemeyen ve ancak iktidar bulunduğu yerden uzaklaştırılırsa ve kendisi iktidar olursa bu imkanlara ulaşacağını bilenlerin konuşmaya mecbur kaldığı dil.

Bu dil aynı zamanda, doğruluğun ve ahlaklı olmanın ortaya konmasında kullanılan dil ile aynı kelimelerden oluşur. Belki duruma ve şahsa göre cümle kurarken seçimlerde ve sıralamada farklılıklar olabilir. Zaten çok güzel konuşuyor dediklerimiz de kelimeleri güzel kullanabilenlerdir.

Söz söylemek de söz vermek gibi insana sorumluluk yükler. Bir kere söylemişseniz artık o sizin için bağlayıcı olur. Ama söylediğiniz halde hiçbir sorumluluk hissetmiyor, dönüp bakmıyorsanız size dair tanımlamalarda bir kara delik oluşmaya başlar. Sonuçta itibarsızlaşırsınız.

Muhalif dil doğrulardan ve haklı eleştirilerden beslenir bunda şaşılacak bir şey yok elbette. Doğrusu da olması gereken de budur. Kendini ortaya koymak için yanlışları fark edip, eleştirip ortaya bir doğru koymak zorundadır.

Muktedir Dil: İmkanları kullanma konusunda her türlü tasarruf hakkı elinde olan ve bu kullanıma bağlı olarak adım adım güçlenen eğer bu güce kendini kaptırırsa dışlayıcı ve korkutucu hale dönüşenlerin dili.

Bu dil giderek eleştiriye kapalı hale gelip tahammülsüzleşir. Sonunda, kendini onaylayan ve biraz da pohpohlayanların dışında, her türlü iletişime kapalı hale gelir. İletişime kapanmak bağ kuramamakla eş değerdir. Ya da daha önce bağ kurduklarınızla bağlarınızın giderek zayıflayıp kopması demektir. Bu bir beceri sorunu değil, aksine tepeden bakmaya bağlı bir yozlaşmadır. Aslında muktedir dil kendi sonunu da böylece hazırlamış olur.

Peki bu iki dili biz nasıl anlamalıyız?

Konuşulanın, ortaya konulanın doğru olması elbette ahlaklı olan her insan için önemlidir. Dinlemeye ve desteklemeye değerdir. İlkeli olmak da bunu gerektirir. Ama bir illüzyona kapılmamak da ilkeli olmanın en önemli şartıdır.

İktidar ya da muhalefet ayırmaksızın doğruların yanında ve yanlışların karşısında olmak hangi zeminde olursa olsun ahlaklı olmaktır. İster içinde ister dışında olun doğru olanı görebilmek de ahlakın canlı ve her an ortaya tekrar tekrar konulması gereken tavırlardan müteşekkil olduğunu bilmek ve uygulamaktır.

Tribün taraftarının tavrı ise sahada olana göre şekillenir. Taraf olduğu takım/gurup/parti merkezdedir ve taraftarın tavrı merkeze bağlı olarak şekillenir doğru olana göre değil. O zaman da aşınan ve yozlaşan ahlak olur. Taraftar ise bu yozlaşmadan direk etkilenir. Yaşadığı savrulmaları savunmak için, önce ahlakını sonra adım adım kendini heba eder.

Artı-eksi, doğru-yanlış ya da iyi-kötü… en bilinen ayrım temelleridir. İkili yaradılış da bunu destekler (Rahman Suresini hatırlayın). İnsanın anlam dünyası da bunu temel alıp çalışır. Zira anlama çabası bunu zorunlu kılar. Karanlık aydınlıkla birlikte siyah beyazla birlikte anlam bulur. Zihin de ancak ikisini birlikte düşünerek doğru bir anlamlandırma yapabilir.

Her iki dil açısından bakıldığında ise mesele dilden çok icraatın ve sonuçların değerlendirilmesini zorunlu kılar. Bu değerlendirme bazen çok zorlaşabilir ama ne pahasına olursa olsun ahlaklı olanın adil olma zorunluluğu vardır. Adalet ise İlahi iradenin insana yüklediği en temel sorumluluktur. Ahlaklı olmak bir taraf olma durumu değildir adil olma ve böylece zalim olmama durumudur. Bunu bir etkisizleşmeye dönüştürenler var olsa da meselenin özü hem adil hem aktif olmaktır vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.