• Kırıkkale, Türkiye
  • 07/10/2022

“Taçlıvirüs, bizi maddî alanda olduğu kadar maneviyatımızla alakalı da ciddi bir muhasebeye yönlendirebilirse; ölüm duygusu karşısında o kadim sükûneti yeniden ele geçirebilirsek; bu acımasız düşmana belki de minnet duyacağız.” (Mustafa Özel)

Mustafa Özel “Kapitalizm, Sanat ve İktidar” makalesinde, son nokta olarak koyuyor bu zor cümleyi.

Belki de makalede Jack London’un kurgusal romanından 2073’e uzanan ve Yaşlı Dede tiplemesinde sadeleşmiş bir yaşamda geçmişi (bugünü) torunlarına anlatmakta zorlanışından, Aleksandr Soljenitsin’den Çetin Altan’a kadar uzanan bir düşünce serüveninde manevî kayıpların mukayese edilemez ölçüde büyük olduğuna dikkat çekip: Sanayi, bilim ve teknolojisiyle modern toplum “manevî netliği kaybetmiş,” dolayısıyla ne uğruna yaşadığını bilemez hale gelmiştir sonucuna ulaşmak istiyor.

Ağır bir ikili: Ölüm karşısında kadim sükûnet ve acımasız düşmana minnet duymak!

Özünde evirilme kabiliyeti/zorunluluğu var. Uzaklaştığımıza -kadim olana- dair çağrışımlara tutunup hatırlamak, hatırlarken dirilmek gibi bir sonu ummak olsa gerek bu sükûnet.

Öyle ya, öldükten sonra dirilmeye iman edip ölümü hayatımızdan atmaya çalışmak çarpık bir ruh hali demek. Çarpıklıklar yüzümüze vurulursa irkilme şansımız var. İrkilmek bir nevi sarsılmayı ve durulmayı potansiyel olarak aynı anda yaşamak demek.

Hayatımızın tam merkezinde infiallere sebep olacak şekilde, aniden geldi salgın. Kaygılarımızdan sorumluluklarımıza kadar birçok noktada kendi içimizde yüzleşmeler bırakarak geçti ve gidiyor.

En önemlisi bu dünya ve öte dünya denkleminde bu dünyaya konforlu bir şekilde yerleşmiş ve tadını çıkarıyorken girdi içimize bu ölümcül salgın (ya da kimilerine göre bu oyun). Ne yapacağımızı nereye kaçacağımızı bilemedik. Şaşkına döndük! Oysa Allah’ın yol gösterici dediği kutsal kitabımız Kuran bizi “Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (Nisa 78) diyerek uyarıyordu. Mesele uyarılmaktan çok yakalanmamaktı. Elbette gerekli tedbirler alınmalıydı normali de buydu. Ancak ölüm dendiğinde ilk akla gelen kaçıp kurtulmak olmamalıydı.

Bir tarafımızdan tutan biliyor olmak, -bilmek, bilim- tanımlayabiliyorsak kontrolümüzdedir alt bilincini yerleştirdi hepimize. Tanımlayabildiğimiz kadar çözebiliriz, çözebiliyorsak güçlüyüz dedirtti hepimize sinsice.

Korona virüs hayatımıza aniden girdi ve onlarca bilim adamıyla tanıştık. Tanımlama çabalarına, ne yapılabilir, nasıl gelişecek, korunabilecek miyiz, korunma nasıl olacak, tedavisi mümkün mü? Gibi onlarca soruya verilen yetersiz ve zaman zaman çelişkili cevaplarla geldik bugüne. Virüs değişimler yaşayarak kendi hızını yavaşlattı ve belki aramızdan ayrılmaya (ölüme) hazırlanıyor. O zayıfladıkça biz yeniden güçlenmeye (!) başladık.

İşte bu sürecin yüzümüze çarptığı şey: Ölüm duygusuna karşı kaybettiğimiz sükunetin aslında yaşamak için ihtiyacımız olan en güçlü arka plan olduğuydu. Nebevi tanımlamaya göre; bir yönüyle “Bir ağacın gölgesinde kısa süreli dinlenmeydi” yaşamak dediğimiz şeyin aslı astarı. Ölümse “Ağızların tadını bozandı.”

Velhasıl, tadımız kaçtı aniden, telaşlandık, korktuk, zorlandık ve bilemedik. Oysa musibetler karşısında olması gereken ilk tepkimiz Adem’e (a.s.) eşyanın isimlerinin öğretildiği gibi öğretilmişti bize: (İnna lillahi ve inna ileyhi raciun) “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.”

Amenna ve Saddakna.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.