• Kırıkkale, Türkiye
  • 07/10/2022

57. Hükümet dönemiydi.

Ulaştırma Bakanlığına 15.000 personel alınacaktı.

Yazıyla on beş bin…

Üstelik istenilen şart çok netti, ve bizim için yaşam felsefesiydi. Teşkilatlardan isim istenmiş, listeler yapılıyor, her yer ana baba günüydü. Mamak teşkilatında ve genel olarak camianın içerisinde çok fazla kadın olmadığından olsa gerek, abiler beni de listeye yazmıştı.

Gittim; elimle dokunduğum, gözümle gördüğüm listeden kendi adımın üzerini çizdim. Memur olmak bana göre değildi ve benden daha fazla ihtiyacı olan isimler vardı. Yaşım gereği benden daha fazla bedel ödemiş, hizmet etmiş isimler dururken kendime yedirememiştim. Bir gecede pek çok abimiz belki ablamız kamu personeli olmuş, tabiri caizse sırtını devlete dayamış, hayatı kurtulmuştu. En çok da Şeker cengiz Abime sevinmiştim. Her ne kadar PTT altyapıda teknik personel olarak başlasa da ömrünce keski tutmadığı için, 30’undan nice sonra tanıştığı keskiyi her hafta kaybederdi. Bizim için ana gündem sigara paramızın olmayışı değil, kaybolan keski olmuştu bir müddet. 13 yaşında Tuzluçayır gibi bir semtte dava adamı olmanın bedelini, abisine işkence edenlerin üzerine fırlattığı Molotof sonucunda Mamak cezaevinde ödemişti. Onun yanında ben kimdim ki?

Bugün dava adamı olarak anılmanın kolaylığına bakınca üzülmüyor değilim. Bir davanın temsil makamında olmak ile o davanın adamı olmak aynı şey mi? Bana göre değil. Verilen teşkilat terbiyesi, yazılı olmayan siyasi teamüller gereği temsil edilen makama ve makama getirilene elbette saygıda kusur edilmemeli ama kimsede sevgide mecbur kılınmamalı. Seveceksiniz ulan diyerek birisi zorla sevilir mi?

Teşkilatlara dayatılan sevgiyi, bir de basın ve medyaya dayatmaya kalkıyorsunuz ki bu çokta yenilir yutulur bir mevzu değil ama bugünün konusu da değil. Siyaseten yetiştiğim, dönem dönem görev aldığım siyasi yapıları iyi tanıdığımdan olsa gerek, yapılan teamül hatalarını ve kendi alanım olan iletişim kanalında dönen algı operasyonlarını ve neticelerini birçok kişiden önce görebiliyorum.

Bundan aylar önce göreve başladığı ilk gün, makamında kendisini ilk ve son ziyaretimde mevcut İl Başkanına Sulakyurt belediye Başkanı İsmail Bildik’i şikayete gitmiştim. Yazdığım bir yazı sebebiyle kendisi haddi aşan bir makam sahibine yakışmayacak kaba bir üslupla beni tehdit etmişti. Hoş cevabını fazlasıyla almıştı. En iyi iletişim biçimi herkesle anladığı dilde iletişim kurmaktır bana göre ve hakkettiği ölçüde o da cevabını aldı o günlerde. İl başkanı Allah var mahcup oldu. Özür bile diledi o bilindik nezaketiyle. Ama mesele ne bana yapılandı, ne de edilen hakaretti. Meselenin sebebi vekilden alınan “şuursuz cesaret” ve sözümona vekile duyulan orantısız muhabbetti. Nitekim başını da kendi elleriyle yedi, benim aylar önce İl Başkanlık makamında dile getirdiğim gibi.

Gelelim olayların patladığı son nokta Sulakyurt Meydanına. Meydandan önce bazı medya mensubu arkadaşlarım ve yönetici pozisyonunda bulunan bir takım isimlerin bildiği ve geçtiğimiz hafta CHP’nin yaptığı basın açıklamasıyla artık herkesin dillendirdiği mevzunun odak noktasına. İddialara ve rivayete göre İsmail Bildik hakkında ihaleye fesat karıştırmak sebebiyle 10 farklı konuda dava açılır. Davayı açan Savcı ve Davaya bakacak olan Hakime ilçede Vekil ziyarette bulunur. Kendisine makamı ölçüsünde gereken saygı gösterilir, fakat istenilen takipsizlik kararı reddedilir. Vekil ile Hakim arasında gerginlik yaşanır. Vekil Cumhur İttifakından aldığı güçle Adalet Bakanına ulaşır “kendisine saygısızlık yapıldığı gerekçesiyle” Hakim ve Savcı’nın tayininin çıkartılmasını ister ve talebi de araştırılmadan yerine getirilir. Sonra ne olur biliyor musunuz?

Ummadık taş, baş yarar!

Hakim ya da Savcı Bey hangisi olduğundan emin değilim, Ak Parti’nin ağır toplarından birinin yeğeni çıkar. Durum tekrar Bakan Bey’e olan şekliyle iletilir. Ve arzu ediyorlarsa görev yerlerine yani Sulakyurt’a dönebilecekleri söylenir ve nitekim, isimlerden biri yeniden görev yerine döner. Bunda ne var diyebilirsiniz ilk yargıya müdahale ya da hakkında dava açılan Belediye Başkanı duymuyoruz sonuçta. Tam bunlar kulislerde dönerken, bir de meydanda dayak olayı düşüverdi gündeme. Nasıl olurda MHP’li Belediye Başkanı kendi meydanında kendi tabiriyle “darp edilirdi”. Darp ettiği iddia edilen muhtarın da bu açılan soruşturmalarda müşteki yani şikayetçilerden biri olduğunu duyunca kafalar iyice karıştı. Ava giderken avlanılan avcı misali yoksa mağduriyet yaratılmak, gümdem değiştirilmek istenirken ters mi tepmişti?

Bizim zamanımızda böyle değildi. O siyasi harekette Belediye Başkanı, Milletvekili ve hatta Bakan görmüş memleketiz neticede. Ülkücü bir makam sahibi yürüdüğü zaman ardından şehir yürürdü. Öyle korkudan, dayatılan saygıdan değil üstelik duyulan muhabbetten. Bir duruşları, ülküleri ve ülküdaşlarına hissettirdikleri bir sevgi vardı derinden. Bugün hala Mustafa Pekdoğan’a caddede duyulan saygıya şahidim ben. Gözlerinin içi gülerek Turan Zeki’ye, Köksal Tonga’ya saygıyla eğilen gençlere şahidim. Peki, bu meydanda dayak atma cesaretinde bulunanlara mı kızalım şimdi, bu cesareti verenleri mi?

Kim davaya zarar verdi şimdi? Davaya küfretme cesaretinde bulunanlar mı, davaya küfredilmesine sebep olacak kadar haddini aşanlar mı? Hele bir de daha düne kadar savunduğunuz davaya küfrettiği bilinen, bugün yanınızda olanlar var ki, onların verdiği zararı hesaba makine bile yetmez!

Aşk ile bir daha söylüyorum; Ülkücülük siyasi bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam biçimi, bir tutkudur. Onurlu bir duruştur! O duruşa haiz olmayanların verdiği zararın bedeli de önümüzdeki seçimde sandığa maalesef yansıyacaktır. Bütün bu ayıpları da “danışman eliyle verilen talimatla” Kırıkkale’nin yumuşak karnı olan işsizlik üzerine çevirdiğiniz film, facebook yazdığınız senaryo yani başka bir ayıpla örtemezsiniz.

Devletin kamu personeli alma koşulları, sınavı mülakatı belli. İktidar partisine ve bürokrasiye; daha dün “bizi de sıraya sünnete katın, bizi de parçanız görün, birlikte fotoğraf verin lütfen”  diye MHP’yi aciz konuma düşürerek basın açıklaması yaptığınızı düşünürsek, sizin referanslarınızı kim niye kale alıyor o vakit? Hal böyleyken “biz referans” olduk, işe aldırdık diyerek başkalarının hakkına girdiğinizi de, size ulaşamayanları üzdüğünüzün de farkındasınızdır umarım.

Ülkücü Kul hakkı yer mi? Velev ki yedi, ibadette kabahatte gizli değil mi? Beni Facebook’tan alkışlayın diye talimat verilir mi?

Of ama ya ben de ne aptalım! Şehit anasının eline, daha evladının toprağı kurumadan, gittiği taziye ziyaretinde avukatlık kartviziti tutuşturan; “devletten edindiğin haklar konusunda vekiliniz olalım” diyenlere ne anlatmaya çalışıyorum!

Küçücük bir İlçe Belediye Başkanın dahi çalışmaya tenezzül etmeyip kovduğu adamı (lafın gelişi, bana göre adam falan değil kendisi)  danışmanın yapar, danışırsan olacağı bu! Esnaflar arasında bile arkadaşımızın kötü ayrıldığı birini yanımıza almayız!

Allahtan davalar kişiler ile kaim değildir. Ülkücülük bambaşka bir dünya çok başka bir meziyettir.

Vesselam Kurt bu kışı da geçirir ama yediği ayazı unutursa namerttir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.