• Kırıkkale, Türkiye
  • 07/10/2022

Hayatın içinde varlığını anlamlı kılabilen insan, hayatına bir anlam yükleyen insandır. Bir başka deyişle hayatın anlamına eren insan, varlığının taşıdığı değerin bilincinde olan insandır.
Boşuna yaratılmayan ve başıboş bırakılmayan insanoğlu yaradılışının anlamına erdiğinde bu anlama uygun bir yaşam biçimi inşa etmeye başlar. Bu aynı zamanda sınır çizmektir. Hem kendimize hem de bizim dışımızdakilere çizdiğimiz bu sınırlar bizim varlığımıza bir anlam yükler ve böylece ortaya bir mahremiyet çıkar. Ayakları yere sağlam basan, -Kuranın diliyle ayakları sabit tutulan- bir varlık hem değerlidir hem de bir değerdir. Bu değer oluş mahremiyeti nispetindedir.
Günü birlik, sıradan, sloganik, saman çöpü ağırlığında ve bilinçsiz savruluşlarla dolu söz ve söylemlerin değersizliği insanın varlığına ve varlığının anlamına yabancılığı nispetinde kendini ifşa eden bir hafiflik taşır. Zayıflığı ve güçsüzlüğü, sınırsızlığı ve sınır tanımazlığı içinde taşıyan bu durum için en belirgin sorunsal, mahremiyetin olmayışıdır.
Hem sözde hem fiilde hem fiziki hem ruhsal bir mahremiyet yoksunluğu, insanın değer tanımazlığı bir yana kendi değersizliğini de ifşa eder.
Mahremiyet sınırlarının herhangi bir sebeple/biçimde ihlali ve buna karşı göstereceğimiz direnç ya da teslimiyet yaşadığımız toplumda değerlerimizle birlikte varlık bulmamızı ya da yok olmamızı beraberinde getirecektir.
Konuyu Türkiye’de başörtüsü özelinde ele aldığımızda mesele daha da berraklaşacaktır. Dün sınırlarını kendisi çizmek isteyen özellikle kamusal alandan dışlanışına tepki ve direnç gösteren başörtülü gençlerin varlığıyla kendini ortaya koyan İslamcılık bugün mahremiyetsiz başı örtülü gençliğin sınırsızlığıyla kendini gösteren bilinçsizliğe boş boş bakmaktadır. Ya da helal haram mahremiyetinde yaşanan aşınmalarla ortaya dökülen çirkinlikleri görmezden gelmektedir. Oysa haram lokma, varlığı ifsat eden en önemli hassasiyet çizgisidir. Allah ile kuracağımız her türlü bağı imkânsız kılan en bilinen günah haram lokma değil midir?
Mahremiyeti olmayanın varlığı da olmuyor. Hükümsüzlük hepimizi yok kılıyor. Var olmak daha çok reddettiklerimizle belirginleşiyor. Bir başka ifadeyle haramla aramıza koyduğumuz sınır İslamlığımızı belirginleştiriyor. Hırsızlık yapan kızı Fatıma (r.anha) da olsa cezasını vereceğini deklare eden bir Peygamberin (s.a.v) ümmeti elbette haramla arasına koyduğu sınırları kalınlaştırıp haramın görmezden gelinmesine pirim vermeyecektir. Bu yüzdendir ki cesur olmak ve yalnız Allah’tan korkmak Müslümanım diyen herkesin kişiliğinde etkin kılması gereken bir izzet nişanıdır.
(Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.” Nahl, 51)
Bizden hiç kimse için ya da hiçbir topluluk için varlığımızı armağan/feda etmemiz istenmiyor/gerekmiyor. Zira inşa ettiğimiz ve belirginleştirdiğimiz varlığımız tercihimiz doğrultusunda ilahi terbiyeye tabidir ve hiçbir surette taviz kabul etmez. Hatta bizden yalnız ve yalnız Allah için bir feda ediş isteniyor ve bunun karşılığı da ölü değil diri olmakla mükafatlandırılıp peygamber komşuluğuna giden yolda sınırsız nimetler içinde rızıklandırılmak suretiyle coşkulu bir bekleyiş oluyor.
Mahremiyet, hayatımızın kontrolunu elimizde tutarak değerlerimizle inşa ettiğimiz varlığımıza giydirdiğimiz bir ziynettir.
Ve bunun deklaresi: De ki: “Şüphesiz rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah’ı bir bilen İbrâhim’in dinine iletti.” O, ortak koşanlardan değildi. De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben (hak dine) teslim olanların ilkiyim.” (Enam, 161-162-163) ayetleridir vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.